SÜRANTRENE OLMAK

Almanyadaki ilk senemde madalya kazanan iki tek ekibim milli takıma seçildi, yapılan çok uzun ve detaylı testlerden sonra Achim sekiz tekte hamlaya, Harald bir numaraya oturdu.  Üç hafta süren hazırlık kampında ekibe yanlış bir program uygulandı. Çocuklar antrenörlerini uyardılar. Beni çağırdılar. Böyle devam ederse ekibin sürantrene olacağını ve yarışlarda maksimum performansı alamayacaklarını antrenörlerine anlattım. Ukala ve saygısız bir gençti. Bildiği gibi devam etti. Çocukların kendi kulüplerinde kış aylarından beri Almanya Şampiyonası için hazırlandıklarını ve çok ağır bir antrenman periyodundan geldiklerini göz ardı etmişti.

O yıl Dünya Gençler şampiyonası Belçika’daki Hazewinkel parkurunda yapıldı. Alman sekiz teki zorlukla finale kaldı ve ancak beşinci olabildi. Ekipteki diğer sporcuların kulüp antrenörleri de duruma itiraz ettiler. Sesler yükseldi. Sporculara yarıştan sonra kan testi yapıldı. Korkulan olmuştu. Kan değerleri o kadar düşüktü ki çocukların değil yarışmak yürüyecek halleri yoktu. Antrenör derhal yerini başkasına bıraktı, dedikoduları o senenin kışında gittiğim Ratzeburg’daki kürek akademisinde yapılan kursta öğrendim. Olayı önceden tahmin etmem ve uyarmam unutulmamıştı. Federasyon yetkilileri “testlerden en iyi ikili olarak çıkan Frankfurt ekibinin antrenörünün ikazı var” diye not düşmüşler ve yarışların neticesinde bu uyarıyı dikkate almışlardı. Yönetimin bu raporlama ve denetleme becerisi mükemmeldi. Ratzeburg’daki eğitimin arasında bir gün bana bu problemi önceden nasıl tahmin ettiğimi sordular.

Eski günlere geri döndüm.

1967 yılıydı. Hem kış antrenmanları hem de yazın sabah akşam yapılan ağır antrenmanlar çok başarılı olmuş ve sezonun sondan bir önceki yarışı olan İstanbul Şampiyonasını farklı kazanarak hemen bütün yarışlarımızda kırmızı bayrakları alıp motorumuzun direğine dizmiştik. Şarkılar, marşlarla birlikte adaya döndük. Tekneleri kayıkhaneye yerleştirdik. Denize atılması gereken kişileri yakalayıp karga tulumba denize salladık. Gece şerefimize verilen yemekte müzik eşliğinde dans pistinde birdirbir oynadık… Mutluyduk. Artık Türkiye Şampiyonasına bir hafta kalmıştı. Yorgunluktan çökmek üzereydik. Ertesi gün buluşmak üzere evlerimize dağıldık ve derin bir uyku çektik.

Pazartesi günü akşamüstü adaya gittik. Köfte Ahmet gelmeden önce formalarımızı giydik, teknelerin dirseklerini taktık, kürekleri iskeleye taşıdık, antrenörün motorunu hazırladık ve beklemeye başladık. Köfte gelince bizi yan taraftaki pis kokulu odalardan birinde topladı. Tek tek yarışların kritiğini yaptı. Hepimizi tebrik etti. Rakipler ve hakemler hakkında hepimizin yüzünü kızartacak şekilde şakalar yaptı, hemen sonra da Emin hocaya “senin diyeceğin bir şey var mı hocam” dedi. Emin hoca da her zaman yaptığı gibi yere bakarak kibarca “sizin dediklerinize katılıyorum efendim” dedi. Gülmekten dağıldık. Emin Hoca hayatta küfür etmeyen, edenlere de iyi bakmayan biriydi ama Köftenin tuzağına düşmüştü. Hemen lafı düzeltmeye çalışıp “yani çocukları tebrik etme kısmına katılıyorum” dedi. Daha sonra gülme krizimiz geçince Köfte bizi şaşırtan bir şey yaptı. “Haydi, giyinin bu akşam antrenman yok. Yarım saat sonra yemek yeyip dağılacağız” dedi.

Bizi bu güne kadar hep daha çok çalışmak üzerine programladığı için bu durumdan huylanmıştık. O akşam çok neşeli geçmedi. Ertesi gün gene kayıkhanenin önünde toplandık. Tekneleri dışarı çıkarttık. Antrenman formalarımızı giydik. Birazdan Köfte geldi. Bize “tekneleri arap sabunuyla yıkayıp yerine kaldırın sonra beraber yemek yiyeceğiz” dedi. Daha da çok şüphelenmeye başlamıştık. Yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Dedikodular dolaşmaya başladı. Yemek her zamankinden tatsız ve sessiz geçti. Bir tek Köfte konuşuyordu, bizi de konuşturmaya çalışıyordu ama bizden sadece tek heceli cevaplar çıkıyordu, çok keyifsizdik. Çarşamba günü gene tekneleri hazırladık, giyindik beklemeye başladık. Köfte gelince korkarak ne diyeceğini beklemeye başladık. O sanki geçen günlerde hiç bir şey olmamış gibi “haydi denize inin” dedi. Çocuklar gibi sevinerek tekneleri indirdik. Arnavutköy koyunun içinde birkaç kez depar çalıştık. “Tamam, haydi adaya dönüyoruz” dedi. Daha çok moralimiz bozuldu. Gerçekten bir şeyler dönmekteydi ve bu bizi çok rahatsız ediyordu. Herkes tırnaklarını yemeğe, nasırlarını kopartmaya başlamıştı.

Köfte yemekten önce tekrar bizi o küf ve kanalizasyon kokan odaya topladı. Fazla çalışmaktan sürantrene olmak üzere olduğumuz için bütün ekibi dinlenmeye aldığını izah etti. Kendi hayatından buna benzer anılarını anlattı. İçimiz rahat etmişti ama anlamadığımız bir nokta vardı. Biz kendimizi yorgun hissetmiyorduk. Tam tersi adeta elimizin içindeki nasırlar kaşınıyordu. Kürek çekmek istiyorduk. O gene de yaptığının doğru olduğunu, yarın Perşembe günü tekneleri otobüse yükleyip Cuma günü bütün gün yol alarak Ankara’ya gideceğimizi, bütün bu dinlenerek geçen zamanın bizim vücudumuzda eksilen depoların dolması için gerekli olduğunu anlattı. Ne deposu olduğunu anlamamıştık ama dediğini yaptık. Ankara’daki yarışlarda biz ne kadar dinlenmiş ve kürek çekmeye istekliysek rakiplerimiz de bir o kadar yorgun, sinirli ve baskı altındaydılar. Bunu belirgin bir şekilde hissediyorduk. Yarışlarda patlama yaşadık, girdiğimiz her yarışta rakiplerimize fark atarak birinci olduk.



Resim: 1967 yılının şampiyon sekiz tek ekibi madalya töreninde

Daha sonra, Almanca öğrendikten sonra okuduğum kitaplarda bunun bir antrenörün vereceği en önemli ve en zor karar olduğunu öğrendim. Her şey tam tersi de gidebilirdi. Köfte başarmıştı, Milli takımın antrenörü olan genç Alman yanılmıştı. Aradaki fark okunan kitaplar değil yaşanan tecrübelerdi. Köfte Ahmet’in hayatı boyunca kürekle ilgili bir makale bile okuduğunu zannetmiyorum ama yaşadığı tecrübelerden ders almış, unutmamış ve bu birikimini en akılcı şekilde kullanarak başarıya ulaşmıştı. Ne mutlu ona,en iyi bildiği işi en iyi şekilde yapıp bitirmişti. Genç yaşlarımdan beri bu tür insanların bir şekilde hayatıma girmesindendir herhalde hangi sektörde ve hangi seviyede olursa olsun işini iyi yapan insanlara karşı hep saygı duymuşumdur.

Diğer ANILAR-YORUMLAR

Image

PANDEMİ SONRASI SPORUN GELECEĞİ

Şu günlerde hepimiz endişe içinde kendi derdimize düştük. Yaşadığımız dünyanın yakın gelecekte neye benzeyeceği konusunda fikir yürütecek halde değiliz. Ne yeterli bilgimiz var ne de daha önce buna be...

Image

KÜREK TARİHİNDE EN YAKIN BİTEN 2+ YARIŞI

İki Tek Dümencili teknesi 1992 Barcelona Olimpiyatında son kez yarıştı ve olimpik sınıftan çıkartıldı. Artık sadece non-olimpik yarışlarda izlenebiliyor. Bu tekne sınıfının en çekişmeli yarışı 1989 yı...


Image

F.I.S.A. da Nasıl Görev Alınır?

Dünya küreğini yöneten Uluslararası kürek federasyonu (FISA) ya üye 153 ülke bulunmaktadır. FISA nın 153 üye ülkesi her yıl ordinary kongrede ve her 4 yılda bir olimpiyat oyunları sonrasında yapılan e...


Image

BİR YORUM: SPORDA DİSİPLİN

Antrenman gurubumdan bir kaç kişi değişik zamanlarda uyguladığım askeri disipline hayran olduklarını, bu müthiş disiplinli ekibin bir parçası olmaktan dolayı çok mutlu olduklarını söylemişlerdi. Ne de...


Image

BİR YORUM: SPOR AHLAKI

Ulu Önder Atatürk’ün bundan yıllar önce söylediği ünlü “ben sporcunun, zeki, çevik ve ahlaklısını severim” cümlesini ne zaman hatırlasam aklımdan şöyle bir düşünce geçer: o zamanda Ulu Önder “ahlaklı”...