BİR ANI: FRANKFURT’TA KIŞ



Almanya’da antrenör olarak çalışmaya başladığım ilk günlerde ekip kurmakta çok zorlandım. Zengin bir kulüp ve çok zengin kişilerin çocuklarının şımarıkça davranışları arasına saplanıp kaldım. Birbirlerini küçümseyip “ben onunla aynı ekipte oturmam” şeklinde yaklaşımlar vardı. Bütün Ocak ayı boyunca bunları dinledim. Herkes beni kendi tarafına çekmeye çalıştı. Şubat ayının ilk günlerinde nehir iyice yükseldi ve akıntı hızlandı. Suyun içinde buz parçacıkları tehlikeli bir şekilde akmaya başlamıştı. Aslında bu mevsimde suya inmeyip kürek havuzunda çalışıyorlarmış.

 



Kürek havuzu, içindeki sabit bölümde oturup kürek çekilen ve siz kürek çektikçe suyun hareket ettiği bir sistemdi. Daha önce duymuştum ama hayatımda ilk defa orada gördüm. Bu sistemde çok başarılı teknik ve kondüsyon çalışmaları yapılıyordu. Gene de uzun süren kış aylarında kapalı yerlerde kalıp çocukları robot gibi çalıştırmaktan sıkılmış açık havada, dalga, rüzgar ve akıntı içinde yapılan zorlu ekip çalışmalarını özlemiştim.

Meteoroloji haberlerini takip ederek bir pazar günü havanın soğuk ama rüzgarsız ve açık olacağını öğrenince sabah erkenden kayıkhanenin kapısına kocaman dört tane boş beyaz karton astım. “Herkes genç-büyük, kız-erkek fark etmez, beraber kürek çekmek istediği kişileri yazsın. Bu gün karma ekipler yapıp sekiz tekleri suya indiriyoruz” dedim. “Herr Gürsoy her an kar yağabilir” falan dediler ama bilirsiniz her ekipte antrenmana meraklı tipler vardır. Onların macera hevesi öne çıkınca diğer nazlanan kişiler de mecburen sekiz tek ekibi kurma işine yöneldiler. Sonunda zar zor dört tane ekip kuruldu. Dikkatle suya indik. Ben motorla peşlerine düştüm. Gayet yavaş ve şakalaşarak hataları ufak ufak düzelterek, ıslanmamaya çalışarak akıntıyla birlikte 8 km aşağıdaki nehir düşüş noktasına kadar gittik.

 



Almanya’daki nehirlerin birçoğunda olduğu gibi Frankfurt şehrinin içinden geçen Main nehri üzerinde de yaklaşık her on kilometrede bir 4 - 5 metrelik düşüş yerleri vardır. Buralarda inşa edilmiş olan ceplere giren gemiler yüksek kısımdan aşağıya doğru gidiyorsa havuzun suyu boşaltılarak alt nehir seviyesine iner. Yukarı doğru gidiyorsa havuza alınan suyla yukarı nehir seviyesine çıkar ve akıntıya karşı yoluna devam eder. Bu işlem gemi geldikçe sırasıyla tekrarlanır. Amaç, sular yazın azaldığında nehrin her bölümünde gemi yüzdürecek kadar su kalmasıdır. Dönüş noktasından geriye kayıkhanemize doğru döndük. Dört tekne de akıntıya karşı yan yana birbirlerine laf atarak, şakalaşarak kürek çekiyordu. Antrenmanı hafife aldıkları ve hiç yorulmadıkları teknedeki oturuşlarından belliydi. Bunu bana yutturamazlardı. Kayıkhaneye 3 km kala “iskeleye son yanaşan ekibin diğer tekneleri temizleyeceğini” ilan ettim ve gazlayıp gittim. İskelede beklemeye başladım. Müthiş bir kapışma başladı. Ekipleri kendileri kurduklarından kimsenin şikayet edecek hali yoktu, neticede teknelerin içindeki kızlara karşı prestij kaybetmemek için küreklere asıldılar. Farkına varmadan çok eşit bir dağılım olmuştu. Birbirlerini geçmek için kar suyuyla yükselen nehrin kuvvetli akıntısına karşı üç kilometreyi kazıyarak çok uğraştılar.

Tabii ki aralarından bir tekne sonuncu oldu ve o soğukta diğer tekneleri yıkamak zorunda kaldı. Oldukça alaylı ve eğlenceli bir gün oldu. Buna karşılık o gün kürek çeken bütün sporcularıma hiç bilmedikleri ve anlamalarının çok zor olduğu bir sürpriz yaptım. Bir gün önce Türk Bakkalından bir tepsi baklava alıp arabanın bagajında saklamıştım. Onu ortaya çıkartınca nasıl şaşırarak sevindiklerini görmenizi isterdim. Önce çekinerek sonra saldırarak baklavaları avuçlayıp yuttular. Tabii bir tepsi kimseye yetmedi ama mesaj alındı. Haber evlere iletildi.

Ertesi hafta ortasında sormaya başladılar: “Pazar günü gene aynısını yapacak mıyız?” diye. “Evet” dedim. Bu sefer ekipler daha dikkatli seçildi. İyi olmayanları kendileri elediler. Sekiz tek sayısı beşe yükseldi. Gırgırı duyan bütün kürekçiler toplandılar. Daha güzel bir antrenman oldu. O günün sonunda gizliden gizliye oluşmasını istediğim ana fikir genç bir sporcudan çıktı. “Yaş guruplarına ayrılıp öyle yarışalım” dedi. “İşte bu benim adamım” diye düşündüm. Adı Achim’di. Kendinden büyük ve tecrübeli olanları dahi gençliği ile alt edebileceğini düşünmüş sivri çenesiyle meydan okuyordu. Her takımda böyle bir lider gerekir. Daha sonra onunla bir sezon içinde çok yarış kazandık.

Asıl önemlisi geçen haftanın sürprizi baklava hikayesi ebeveynler arasında konuşulmuş ve bu haftaya onlar da hazırlık yapmışlardı. Antrenman saatinin sonuna doğru kulübe gelmeye başladılar. Hepsinin elinde yiyecek bir şeyler vardı. Soğuk havada kısa ama çok zevkli bir piknik yapıldı. Ekip havası oluşmaya başlamıştı. Veteranlar birbirlerine “tıpkı eski günlerdeki gibi” diyerek memnuniyetlerini paylaşıyorlardı.




Neticede gençleri, büyükleri, hafif kiloları ve bayanları ayırma şansına kavuştum. Birbiriyle kürek çekmek istemeyen ukalalık yapan sporcular işin içine iddia girince farkına varmadan hizaya girmişlerdi. Kurduğum o ekipler sene sonuna kadar çok az değişiklik ve takviye ile yarıştılar, çok başarılı oldular.

Yarış sezonu yaklaşırken dört tek dümencili, dümencisiz ve çifte ekiplerini de kurdum. Dörtlüler belli olduktan bir gün sonra tatsız bir olay yaşadım. Yönetim kurulundan biri telefonla beni aradı ve dört tek dümencisiz ekibine koyduğum bir sporcunun yerine antrenmanlarda pek o kadar başarılı olmayan başka birini koymamı istedi. Bunun mümkün olmadığını, bence birbirine en iyi uyum sağlayan ve üst seviye yarışları taşıyabilecek kondisyona sahip olan elemanlardan en mükemmel ekibi kurduğumu söyledim ve isteğini kesinlikle kabul etmeyeceğimi belirttim. Bana o arkadaşın babasının kulübe çok destek olan önemli bir adam olduğunu anlattıkça benim sinirlerim daha çok tepeme çıktı. Benimle bir daha bu tür konuşmalar yapılmamasını rica ettim ve telefonu kapattım.




Daha sonraları kayıkhanenin önünde düzenlediğim mangal partilerinde kulübe çok yardımı dokunan o meşhur adamla tanıştık. Aslında kafadar ve gerçekçi bir adamdı. Zamanla samimi olduk. Sezon ortasında oğlunun olmadığı o dört tek ekibi çok zorlu bir yarışı 3 salise farkla kazanınca “Şimdi seni anlamaya başladım, bizim oğlan bu kadar dişini sıkamazdı” dedi. Ortak bir amaç bulup zengin çocukların ve babalarının kaprislerini rafa kaldırmıştık.

Kaynak: “ANTRENÖRLÜK ANILARIM VE ÖTESİ” Celal Gürsoy

https://celalgursoy.com/2015/10/23/antrenorluk-anilarim-ve-otesi/#more-7462

Diğer ANILAR-YORUMLAR

Image

PANDEMİ SONRASI SPORUN GELECEĞİ

Şu günlerde hepimiz endişe içinde kendi derdimize düştük. Yaşadığımız dünyanın yakın gelecekte neye benzeyeceği konusunda fikir yürütecek halde değiliz. Ne yeterli bilgimiz var ne de daha önce buna be...

Image

KÜREK TARİHİNDE EN YAKIN BİTEN 2+ YARIŞI

İki Tek Dümencili teknesi 1992 Barcelona Olimpiyatında son kez yarıştı ve olimpik sınıftan çıkartıldı. Artık sadece non-olimpik yarışlarda izlenebiliyor. Bu tekne sınıfının en çekişmeli yarışı 1989 yı...


Image

F.I.S.A. da Nasıl Görev Alınır?

Dünya küreğini yöneten Uluslararası kürek federasyonu (FISA) ya üye 153 ülke bulunmaktadır. FISA nın 153 üye ülkesi her yıl ordinary kongrede ve her 4 yılda bir olimpiyat oyunları sonrasında yapılan e...


Image

BİR YORUM: SPORDA DİSİPLİN

Antrenman gurubumdan bir kaç kişi değişik zamanlarda uyguladığım askeri disipline hayran olduklarını, bu müthiş disiplinli ekibin bir parçası olmaktan dolayı çok mutlu olduklarını söylemişlerdi. Ne de...


Image

BİR YORUM: SPOR AHLAKI

Ulu Önder Atatürk’ün bundan yıllar önce söylediği ünlü “ben sporcunun, zeki, çevik ve ahlaklısını severim” cümlesini ne zaman hatırlasam aklımdan şöyle bir düşünce geçer: o zamanda Ulu Önder “ahlaklı”...